Ana içeriğe git   Paylaşıma git
Sol tarafta yarım ay biçiminde latin alfabesiyle, aşağıda braille alfabesiyle Engelsiz Erişim yazısı ve ortada güneşin içinde uçan bir kuş...

Yakınlaş

     
Ara

Orlando Günlükleri Altıncı Gün: Korkmayan Birini Ezemezsin

Yorum ve Yazılar

YazarEngin Yılmaz

Tarih11.07.2015

Toplam okunma590

Orlando Günlükleri 6: : Korkmayan Birini Ezemezsin!

Merhabalar. 8 Temmuz Çarşamba gününden bu yana convention içerisindeki paralel oturumlar dediğimiz her salonda başka etkinliklerin olma durumu büyük ölçüde sona ererek kendisini genel oturumlara bıraktı. Ben de bu genel oturumlarda NFB’nin tam olarak nasıl bir felsefesi olduğunu anlamaya çalışıyorum. Örneğin sabah oturumunda aday gösterilip seçilen yeni NFB yönetim kurulu üyelerini gördük. Bu üyelerden birisi teşekkür konuşmasında, NFB ile 2003 yılında ayrımcılığa uğrayarak işini kaybettikten sonra tanıştığını anlatıp nasıl bir mücadele verdiklerini kısaca belirttikten sonra konuşmasını bu güne başlığını veren sözlerle tamamladı: “Korkmayan birini ezemezsin”. Bu sözü günün manşeti olarak belirlemek istedim, çünkü NFB’nin körlüğe bakışına buradan başlayarak bir yolculuk yapmak yararlı olacak.

Sakatlıkla ilgili bir çok model var. Bunlardan ilki 19. Yüzyıl ortalarıyla hakimiyet kuran tıbbi model. Bu modele göre, sakatlık tedavisi olmayan bir hastalık ve bireysel bir trajedi. Uzmanların ve rehabilitasyon kurumların görevi kişiyi olabildiğince normalleştirmeye yaklaştırmak olarak niteleniyor. Bu modelin etkisiyle 19. Yüzyıl sakatlarla ilgili açılan bir çok hastane ve izole edilmiş kurumlara şahitlik ediyor. Faucault sakatlarla ilgili yaklaşımları iktidarın bedeni sınıflayarak kontrol etme arzusu olarak niteliyor. Buna göre normal ve anormal kavramları yaratılarak işgücü ve İktidar için bir kontrol mekanizması oluşturulmuş oluyor. Tıbbi model ve uzmanların sakatlar üzerindeki hakimiyeti 1970’li yıllara kadar bu şekilde devam ediyor.

1970’li yıllar ise aslen akademiden doğmayan, o dönemdeki kendileri de sakat olan aktivistlerin artık bir şeylere dur demesiyle ortaya çıkan sosyal modelin doğuşuna şahitlik ediyor (Anghrad ve Campbell 2015) (yorumlar bana ait). Finkelstein (1980 ve 2001), Upias (1976) ve Oliver (1990) sosyal modelin temellerini ortaya koyuyor. Buna göre sosyal model sakatlığı ve engellilik durumunu birbirinden kalın çizgilerle ayırıyor. Daha da açarsak, Körlük kişinin biyolojik olarak getirdiği bireysel bir durum olarak yorumlanıyor örneğin. Ancak bunu engel haline getiren şey sosyal bariyerler, toplumsal düzenlemeler ve ön yargılar olarak ortaya konuluyor. Sosyal model ayrıştırılmış kurumlara ve uzmanların sakatlar üzerinde kurmaya çalıştıkları tahakküme kesinlikle karşı çıkıyor ve sakatların kendi kaderlerini belirlemeleri gerektiği anlayışıyla hareket ediyor. Faucault’un da dediği üzere 70’li yılların sakat hareketi o dönemki feminist hareketten de etkileniyor. Ancak Oliver meseleye bambaşka bir perspektif kazandırarak sakatlığın engel haline gelmesinin özellikle sanayi devrimi ve kapitalizmin doğuşu sonrası işgücü için sağlam bedenlere ihtiyaç duyulması sonrası ortaya çıktığını gösteriyor. Bu dönem sonrası sakatlar, diğer ayrımcılığa uğrayan gruplar gibi ezilen sınıfın bir parçası haline geliyor, dışlanıyor ve bir yerlere kapatılmaya çalışılıyor. Yani Oliver ve bir çok sosyal modeli savunan kişi sakatları oppressed (ezilenler) olarak tanımlayarak, sakat hareketinin diğer ezilen kitlelerin hareketleriyle aynı olduğunu belirtiyor. Elbette daha sonra sosyal model de eleştiriler alıyor bazı revizyonlar yapılıyor ancak bizim de benimsediğimiz temel söylem aynı kalmaya devam ediyor: sakatlığı bir eksiklik bir engel yapan şey toplumdaki düzenleme ve önyargılardır.

Hayırdır ne oldu da böyle bir giriş yaptın derseniz, tekrar yazının başlığına dönerek size yanıt vereceğim. Her ne kadar kapitalizmin göbeğinde de olsak, her ne kadar buradaki kör hareketi ve sakat hareketi biraz da tüketici hakları gibi nitelense de , NFB felsefesinde de körlüğün aslında bir ezilme durumu olarak nitelendiğini, en azından böyle niteleyenler de olduğunu görmek önemli bence. Bu savımı ve sosyal modelin çıkışına benzer bir çıkışın NFB hareketinde de olduğunu saba konuşmacılarından Dünya Körler Birliği başkan yardımcısı Doktor Fred Schroeder’in konuşmasına dayandıracağım. Schroeder 1940’lı yılların Amerika’sını ve NFB’nin hangi şartlar altında doğduğunu özetliyor konuşmasında. 1940’lı yıllar sakatlar ve körler için çok çok bunalımlı yıllar tüm dünyada. ABD içerisine iş bulabilen kör sayısı neredeyse yok gibi. Dahası ojeni hareketinin etkisi altında sakatlar. Ojeni üstün ırka inanan, zayıf, hasta ve sakatlardan üstün ırkın arındırılması gerektiğini düşünen, sosyal darvinizm etkisiyle doğan ve Hitler’in sıkı sıkıya sarıldığı bir hareket. Ancak bir tek Hitler değil, dönemi tüm Avrupası ve ABD de ojeni prensibini sakatlara karşı uyguluyor. Virginia Eyaletinin 1924 yılında körlerin kısırlaştırılmasına ilişkin bir yasa çıkıyor. Ve Körlerin kısırlaştırılması zorunlu hale getiriliyor. Bu yasanın 1974 yılına kadar yürürlükte kaldığını biliyor muydunuz?

İşte NFB hareketi bu şartlarda 1940 yılında birkaç eyaletteki körlerin yaşananlara dur demek amacıyla bir araya gelmeleri sonucu doğuyor. Schroeder O dönemin hareketini “Körlere ezilmeye karşın isyanı seçtiler” olarak tanımlıyor. NFB felsefesini düşük beklentilerle mücadele, hayatlarımızı nasıl yaşayacağımıza başkalarının değil bizlerin karar vermesi olarak ortaya koyuyor. 

Öyle Yemeğinde Nihal NFB New York City şehrini temsilen convention’a Katılan Arthur ile bir görüşme ayarladı. Tekrar Hem Nihal’e hem Deniz’e tüm destekleri için teşekkür ediyorum. Arthur ile bir saat kadar NFB hareketini konuştuk. Detayları bir başka yazıda anlatacağım. Ama bazı başlıklar önemli bence. NFB 1940 yılında ulusal anlamda körlerin bir birlik kurma amaçları ve Doktor Schroeder’in konuşmasında anlattığı nedenlerle kuruluyor. Bugün her eyalette şubeleri ve eyalet şehirlerinde de Chapter denen alt şubeleri bulunuyor. İlk dönemlerdeki amaç körlere iş bulabilmek üzerinde yoğunlaşmış. Ama en temel amaç düşük beklentilerle mücadele olmuş. Körlerin yapılamaz, yapamazsınız denen şeyleri farklı yöntemler geliştirerek nasıl gerçekleştirebileceklerini kanıtlama peşinde koşmuşlar. Kennet Jernigan onlar için önemli bir figür. Uzun süre NFB başkanlığı yapan ve 1998 yılında aramızdan ayrılan Jernigan’ın özellikle körlük felsefesi, körlüğün bir eksiklik değil bir karakteristik olduğu yönündeki felsefesi NFB’nin bugünkü temel ilkelerinden birini anlatıyor.

2000 yılında Jernigan’ın hayali olan ve öldükten sonra onun adını alan Jernigan araştırma enstitüsü kuruluyor. Bu enstitünün amacı, hayalleri gerçeğe dönüştürecek beklentileri arttıracak projeler üretmek. Blind Driver Challenge (Kör Sürücü Meydan okuyuşu) bu projelerden birisi. Maalesef fon sorunları nedeniyle devam edemese de, “bir körün imkan verildiğinde görsel olmayan teknolojiler kullanarak neler yapabileceğini kanıtlaması açısından önemliydi” diyor Arthur. Bugün enstitü eğitim teknolojileri alanında araştırmalar yapıyor.

Arthur’a bir çoğumuzun merak ettiği NFB ve ACB arasında nasıl bir felsefe farkı olduğunu da sordum. Yanıtı beni pek tatmin etmedi ama aktarayım. Arthur NFB’nin daha çok körlerin toplumsal yaşama uyumu üzerinde çalıştığını, ACB’nin ise toplumun kendisini körlere uydurması yönünde faaliyetler sürdürdüğünü anlatıyor. Bunu da birkaç yıl önce ACB tarafından başlatılan paraların erişilebilir hale getirilmesi kampanyasıyla açıklıyor. NFB olarak bu kampanyaya karşı çıktıklarını, çünkü körlerin zaten parayı tanımak ve ayırt etmek için kendi yöntemleri olduğunu, bu nedenle böyle bir yatırım ve kampanyadansa daha önemli konuların gündeme getirilmesi gerektiğini anlatıyor. Tabi ben duruma şaşırıp peki “sarı çizgiler hakkında ne düşünüyorsunuz” diye sorunca, önce sorumu anlayamıyor. Sağ olsun Nihal çeviri konusunda biraz yardım ediyor ama adamlarda neredeyse hiç olmadığı için, derdimi anlatmakta epey güçlük çekiyorum. Sonuçta, bunun da aslında gereksiz bir maliyet olduğunu çünkü körlerin yolları bulmak için kendi yöntemleri olduğunu alıyorum ağzından.

“Peki Sesli Betimleme” dediğimde ise ilginç ve çelişkili bir yanıt veriyor: “Evet bence çok güzel böyle film izlemeyi seviyorum. Ama çok da gerekli bulmuyorum. İşsizlik gibi bir çok sorun varken, böyle şeylerle vakit kaybetmek doğru değil” mahiyetinde bir yanıt veriyor.

Tahmin ediyorum ki, bu yanıtlar benim gibi sizleri de tatmin etmedi ya da ikna etmedi desem daha doğru. Biraz yapay her şeyden önce. Aynı NFB bir çok web sayfasının erişilebilir olmamasına, bir çok iOS ve Android uygulamasının erişilebilir olmamasına karşı davalar açıp kampanyalar başlatmış mesela. Gerçekten sorun bir yöntem meselesi mi, yoksa, ACB bunlarla ilgileniyor diye var olan bir isteksizlik mi var, yorumu sizlere bırakıyorum.

Ancak Aynı soruyu akşam birlikte yemek yediğimiz Fatoş Floyd’a da sordum. Bilmeyenler için, Fatoş Floyd Boğaziçi üniversitesi mezunu. 1980’li yıllarla birlikte, evlenip Amerika’ya yerleşiyor ve orada rehabilitasyon merkezlerinde koordinatörlük görevi yürütüyor. Uzun süre Nebraska rehabilitasyon merkezinin başında görev yapan Fatoş abla, şimdi Oklahoma rehabilitasyon merkezi körler bölümünün başında bulunuyor. Akşam eşi ve kendisi Deniz, Sevda, Nihal ve beni akşam yemeğine davet ettiler. Teşekkür ediyorum önce bu güzel yemek için. Tabi Türkler birbirimizi bulunca her şeyden konuşma fırsatı da bulduk. NFB ACB farkı konusunda Fatoş abla, biraz tarihçeden bahsediyor. 1960’lı yıllarda NFB içerisindeki bir grup, bazı konularda Devletin rol üstlenmesini ve bazı merkezleri Devlet’in açmasını istiyorlar. O günkü NFB başkanı ise, bir kere kolu devlete kaptırırsak, bir daha geri alamayız ve kontrolü kaybederiz kaygılarıyla buna karşı çıkıyor. Bunun üzerine de Devlet’in rol üstlenmesini isteyen grup NFB’den koparak ACB hareketini oluşturuyor. Fatoş abla bugün özellikle indirimler konusunda itilaflar olduğundan bahsediyor. NFB otobüs ve benzeri yerlerde indirime karşı. Bunun yerine erişilebilirlik istemlerinin ön plana çıkması gerektiğini savunuyor. ACB ise daha fazla indirim taleplerini dile getiriyor. Sanırım bu tartışma da hiç yabancı olmadığımız bir şey.

Sonuç olarak NFB ve ACB arasındaki farkı yine tam olarak anlayabildiğim söylenemez. Kesin bir yargıya varmak için, belki de seneye bir ACB kongresine katılmak yararlı olacak.


Bugün çok uzattım farkındayım ama, Resolution denen, ve NFB’nin gelecek yıl izleyeceği politikaların belirlendiği öyleden sonraki oturumdan bahsetmeden bu günü bitirmem yanlış olur. Dediğim gibi daha önce tartışılıp genel oturuma getirilen ve gelecek yıl NFB’nin yol haritasını belirleyen önermelere Resolution deniyor. Bu yıl 29 resolution tartışıldı ve 28 tanesi kabul edildi. Gelecek yıl NFB’nin uğraşacağı konular arasında Microsoft ve Google sistemlerinin de iOS gibi Braille alfabesini işletim sistemlerine entegre etmesi, kioskların erişilebilir hale gelmesi, seçim kaydı, sosyal sigorta sistemi ve benzeri bir çok alandaki çeşitli web sayfası ve uygulamalarının erişilebilir hale getirilmesi gibi maddeler var. Temel olarak şunu söyleyebilirim ki, burada en çok kullanılan sözcük “erişilebilirlik”. Bu noktadan baktığımızda Engelsiz Erişim ve NFB felsefesi birbiriyle çok benzeşiyor. Ancak Eğer Arthur’un anlattıkları doğruysa, Toplumun körlere değil körlerin toplumsal yaşama uyması noktasında verdiği para örneği tarzı şeyler, bizleri NFB’den ayırıyor.

Son olarak önermelerin oylanması sırasında şahit olduğum ilginç oylama yönteminden bahsedeyim. Önce başkan bir Önerme yani Resolution maddesini okutuyor. Sonra “Söz almak isteyen var mı” diye sorunca birisi “Second” diye bağırıyor. Bu söz alma süresinin başladığını gösteriyor. başkan sonrasında eğer kimse söz almadıysa “Hearing none (Bir şey duymuyorum)” diyor ve “eğer maddeyi kabul ediyorsanız I (ben) deyin” diyor. Herkes “I” diye bağırıyor. Başkan “Karşı olanlar No (hayır)” desin diyor. Bu sefer de varsa, hayır diyenler bağırıyor.

Oy birliği veya ezici çoğunluğun olduğu maddelerde bu yöntem gayet başarılı biçimde çalıştı. Ancak rehber köpeklerin sahiplenilmesiyle ilgili bir maddeye epeyce itiraz oldu. Kişiler lehte ve aleyhte sözler aldı. Sonrasında evet diyenlerin ve hayır diyenlerin sesi de neredeyse eşit çıktı. İşte bundan sonra farklı bir süreç işledi. NFB genel oturumlarında her eyalet ayrı bir sırada oturuyor. Her sıranın başında bir bayrak direği var. Bu barak direğinde Braille ve Latin harflerle eyalet adı yazıyor ve her eyalet mensupları kendi sıralarında oturuyorlar. İşte oylama evet hayırla çözülemeyince Her eyalet sırası kendi mensuplarına tek tek sorarak “evet mi hayır mı diyorsunuz” sorusunun yanıtlarını toparladılar. Ve eyaletin görüşü ortaya çıktı. Bundan sonra da her eyalete tek tek soruldu. “Alabama evet mi hayır mı? New York Evet mi Hayır mı?”. Yani her eyaletin bir oy hakkı oldu ve bu sorular sonunda hayır diyenler çoğunlukta olduğu için ilgili önerme reddedildi.

İşte böyle farklı ve kendi içinde erişilebilir bir oylama sistemi getirmişler. Bugün çok konuştum. Bu nedenle artık bitirme ve yeni güne başlama vakti. Bugün kongrenin son günü olacak. Akşam da Banquit denen Herkesin katıldığı bir akşam yemeği yenilecek. Bu son günde, burada gözlemlediğim görme engellilerin tutum ve davranışlarından biraz bahsedeceğim.

Engelsiz ve erişilebilir günler.


Paylaş:

Google Plus LinkedIn

Yorumlar

Kayıtlı yorum bulunmuyor. İlk yorum yapan sen ol.

Yorum Ekle